Bireysel veya kurumsal olarak karşılaşılabilecek yasal itilaflarda hakların tam olarak bilinmesi, adil bir çözümün anahtarıdır. Bu yazımızda ilgili mevzuat detaylarını mercek altına alıyoruz.

Yargıtay 3. HD

"İçtihat Metni"

BAŞVURUSU: BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
BAŞKANLAR KURULU

Bölge Adliye Yargı Makamı Başkanlar Kurulunun, Bölge Adliye Yargı Makamı 15. Hukuk Dairesi ile Bölge Adliye Yargı Makamı 4.

Hukuk Dairesinin kesin kararları arasındaki uyuşmazlığın giderilmesi istemine ilişkin talebi üzerine; dosya içerisindeki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I

5235 sayılı “Adli Yargı İlk Derece Yargı Mercileri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkında Kanun”un 35 inci maddesinde; Bölge Adliye Yargı Makamı Başkanlar Kurulunun görevleri düzenlenmiş olup, anılan maddenin 3. Bendinde de, “3. Re'sen veya bölge adliye mahkemesinin ilgili hukuk veya ceza dairesinin ya da Cumhuriyet başsavcısının, Hukuk Muhakemeleri Kanunu veya Ceza Muhakemesi Kanununa göre istinaf yoluna başvurma hakkı bulunanların, benzer olaylarda bölge adliye yargı makamı hukuk veya ceza dairelerince verilen kesin nitelikteki hükümler arasında ya da bu yargı mercii ile başka bir bölge adliye yargı makamı hukuk veya ceza dairelerince verilen kesin nitelikteki hükümler arasında itilaf bulunması hâlinde bu uyuşmazlığın giderilmesini gerekçeli olarak istemeleri üzerine, kendi görüşlerini de ekleyerek Yargıtaydan bu konuda bir hüküm verilmesini istemek,,” hükmüne yer verilmiştir.
Belirtilen hüküm ile, ilgili bölge adliye yargı makamı başkanlar kurulunca; benzer olaylarda verilen kesin nitelikteki hükümler arasındaki itilaf ile ilgili Yargıtay’dan hüküm verilmesini istemeleri halinde izleyecekleri usul detaylı olarak düzenlenmiş olup, burada başvurunun gerekçeli olarak, başkanlar kurulunun kendi görüşlerinin de eklenmesi suretiyle yapılacağı açıkça kural altına alınmıştır.
Bölge Adliye Yargı Makamı Başkanlar Kurulunun 09.04.2021 günlü ve 2021/1 esas sayılı başvurusunda; Bölge Adliye Yargı Makamı 4. Hukuk Dairesinin 2020/1596 esas-2020/1499 hüküm sayılı dosyası ile Bölge Adliye Yargı Makamı 15.

Hukuk Dairesinin 2020/2164 esas -2021/50 hüküm sayılı kesin kararları arasında, uyarlama süreçlerinde, ihtiyati tedbir hükmü verilip verilemeyeceği hakkında görüş farklılıkları nedeniyle itilaf bulunduğu bildirilip, 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Yargı Mercileri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un "Başkanlar Kurulunun Görevleri" başlıklı 35/1-3 maddesi kapsamında uyuşmazlıkların giderilmesi talep edilmiştir. 6. Sulh Hukuk Mahkemesinin 05/11/2020 tarih, 2020/1107 esas sayılı dosyasında, davacı; davalıya ait taşınmazda kiracı olarak anaokulu işlettiğini, ülke genelinde etkili olan pandemi süreci nedeni ile iş hacminde %80-85 oranında düşüş olduğunu, TBK'nın 138. Maddesine göre borçlunun hakimden sözleşmenin koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahip olacağının düzenlendiğini, HMK'nın 389. Maddesine göre ihtiyati tedbir taleplerinin olduğunu belirterek, kendisine ait iş yeri faaliyetinin durduğu 15/03/2020 -01/06/2020 tarihlerini kapsayan ve mücbir sebepte geçen sürenin kira süresi sonuna eklenmesi ve iş hacmindeki düşüş nedeniyle kira parasının %50 oranında indirilerek uyarlanmasına hüküm verilmesi talebiyle yasal aşama açtığı, ilk derece mahkemesince davacı avukatinin ihtiyati tedbir talebinin HMK'nun 389.

Vd. Maddeleri uyarınca koşulları oluşmadığı anlaşıldığından reddine hüküm verildiği, kararın davacı vasıtasıyla istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Yargı Makamı 4. Hukuk Dairesi'nin kesin olan 14/12/2020 tarih, 2020/1596-2020/1499 esas-hüküm sayılı hükmü ile; "İstinaf başvurusunun kabulüne, 6. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2020/1107 esas sayılı yasal aşama dosyasında verilen 05/11/2020 günlü ara kararın HMK 353/1-b-2 maddesi uyarınca kaldırılmasına, ihtiyati tedbir talebinin kabulüne, davacının 14/06/2018 tasdik günlü kira sözleşmesi ile kiracısı olduğu kiralananın aylık kirasının 03/06/2020 tarihinden itibaren işleyen henüz ödenmemiş kiraların ve bu hüküm tarihinden itibaren işleyecek kiraların aylık takdiren KDV hariç 6.000TL olarak ödenmesi hususunda ihtiyati tedbir konulmasına, İhtiyati tedbirin mahkemece HMK'nun 396/1 maddesi uyarınca 6 aylık süreler içerisinde ve toplanan delil durumuna, alınan tedbirler ve tedbirlerin davacı üzerindeki etkilerine göre yeniden değerlendirilmesine, " kesin olarak hüküm verilmiştir.
Batı 4.

Sulh Hukuk Mahkemesinin 23/11/2020 tarih, 2020/1055 esas sayılı dosyasında; Davacı şirketin davalı Belediyesinin kiracısı olduğunu, mülkiyeti belediyeye ait olan taşınmaz üzerinde bulunan düğün salonları ve müştemilatı kısmında oluşan işletmenin 5 yıl süreli kiralandığını, davacı ile belediye arasında imzalanan kira sözleşmesinde kiralanan mecurun kullanım amacı ve niteliğinin düğün salonları ve müştemilatı olarak açıkça belirtildiğini, pandemi nedeniyle en az %83'e kadar müşteri kaybı yaşandığını, düğün salonunun tamamen kullanım amacını yitirdiğini ileri sürerek kiracı şirketin kira bedelini ödeyememekten kaynaklanacak temerrüt nedeniyle tahliye tehdidine maruz kalmaması ve mağduriyet yaşanmaması için ihtiyati tedbir hükmü verilmesini ve nihai hüküm verilinceye kadar kira bedelinin 02/07/2020 tarihinden başlayarak 25.800TL ödenmesi yönünde hüküm verilmesi istemiyle yasal aşama açtığı, mahkemece ihtiyati tedbir talebinin reddine hüküm verildiği, kararın davacı vasıtasıyla istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Yargı Makamı 15. Hukuk Dairesi'nin tarih, 2020/2164 esas, 2021/50 hüküm sayılı hükmü ile; "Yargıtay uygulamalarında kabul edildiği ve 6100 sayılı HMK'nun 391. Maddesi gerekçesinde açıklandığı üzere "yasal süreç sonunda elde edilecek faydayı sağlayacak şekilde" başka bir deyişle "davanın ve uyuşmazlığın esasını halleder şekilde " ihtiyati tedbir hükmü verilmesi doğru değildir. Ayrıca ihtiyati tedbir ancak itilaf konusu hakkında verilebilir.

Somut olayda, pandemi nedeniyle kira bedelinin düşürülüp düşürülmeyeceği konusunda taraflar arasında itilaf bulunmaktadır.Uyuşmazlığın niteliği yargılamayı gerektirdiği ve uyuşmazlığın esasını halleder nitelikte ihtiyati tedbir hükmü verilemeyeceği anlaşıldığından incelenen yargı mercii hükmü usul ve yasaya uygun bulunduğundan, yasal aşama avukatinin istinaf yasa yolu başvuru isteminin esastan reddine" kesin olarak hüküm verilmiştir.
Bölge Adliye Yargı Makamı 4. Hukuk Dairesinin ve Bölge Adliye Yargı Makamı 15. Hukuk Dairesinin benzer olayda verdikleri kesin nitelikteki kararları arasında itilaf bulunduğundan bu uyuşmazlıkların 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Yargı Mercileri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un 35/1-3 maddesine göre giderilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Bilindiği üzere; Hukukumuzda sözleşmeye bağlılık (Ahde Vefa-Pacta Sund Servanda) ve sözleşme serbestliği ilkeleri kabul edilmiştir. Bu ilkelere göre, sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır.

Eş söyleyişle, sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar nedeni ile değişmiş olsa bile, borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir. Sözleşmeye bağlılık ilkesi, yasal güvenlik, doğruluk, dürüstlük kuralının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmaktadır. Ancak 6098 sayılı TBK öncesindeki dönemde de Yargıtay İçtihatları ile gelişen uygulamada bu ilke özel hukukun diğer ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. Türk hukukunda da öteden beri TMK' nun 2 ve 4.

Maddesinden de esinlenilerek, hem sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması ( Clausula Rebus Sic Stantibus) ilkesi, hem de İşlem Temelinin Çökmesi Kuramı uygulanmak suretiyle, uyarlanma davalarının görülebilir olduğu benimsenmiştir.
Yargıtay vasıtasıyla benimsenen ve sözleşmeye bağlılık ilkesinin istinasını oluşturan, uyarlama yasal süreci 6098 Sayılı TBK’nun yasalaştırılması sırasında da benimsenerek, 6098 Sayılı Yasanın 138. Maddesinde “Aşırı İfa Güçlüğü” madde başlığı altında düzenlemiş, “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir vaziyet, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” hükmüne yer verilmiştir.

İlgi maddenin gerekçesinde de “Bu yeni düzenleme, öğreti ve uygulamada sözleşmeye bağlılık (ahde vefa) ilkesinin istisnalarından biri olarak kabul edilen, "işlem temelinin çökmesi"ne ilişkindir. İmkânsızlık kavramından farklı olan aşırı ifa güçlüğüne dayanan uyarlama isteminin temeli, Türk
Medenî Kanunu’nun 2. Maddesinde öngörülen dürüstlük kurallarıdır. Ancak, sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması ya da dönme hakkının kullanılması, şu dört koşulun birlikte gerçekleşmesine bağlıdır.
A.

Sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir vaziyet ortaya çıkmış olmalıdır.
B. Bu vaziyet borçludan kaynaklanmamış olmalıdır.
C. Bu vaziyet, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır.
D. Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır.
Maddeye göre, uyarlamanın bütün koşulları gerçekleşmişse borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilir.

Bunun mümkün olmaması hâlinde borçlu, sözleşmeden dönebilir; sürekli edimli sözleşmelerde ise kural olarak, fesih hakkını kullanır.” denilerek TBK öncesi Yargıtay uygulamasında kabul edilen uyarlama yasal süreci yasa maddesi haline getirilmiştir.
Bilindiği üzere; bir kimsenin tek taraflı irade beyanıyla yeni bir yasal ilişki meydana getirebildiği hallerde kurucu (inşai-yenilik doğurucu) hakların varlığından sözedilir. Kural olarak inşai hak sahibinin bu hakkını tek taraflı olarak kullanmasıyla yasal sonuç doğar. Ancak bazı inşai haklarda hak sahibinin bu hakkını tek taraflı olarak kullanmasıyla yasal sonuç kendiliğinden doğmaz. Bu inşai hakların mutlaka yargı mercii aracılığı ile kullanılması gerekir.

Yargı Mercii inşai davanın kabulüne hüküm verirse bu hüküm inşai niteliktedir. Çünkü bu kabul hükmü ile yeni bir yasal vaziyet yaratılır. Bu vaziyette açılan davaya inşai yasal aşama denilebilir ve bu inşai hakkına dayanarak mahkemeden bir yasal durumun değiştirilmesine veya kaldırılmasına veya yeni bir yasal durumun yaratılmasına hüküm verilmesini ister. İnşai davaların kabulü halinde verilen inşai hükümler kural olarak geleceğe etkilidir.

Yani bu hakkın kazanılması ile ortaya çıkan yenilik doğurucu etki kural olarak gelecek için olup geçmişe etkili değildir. Toplumsal hayatın ve insan ilişkilerinin karmaşık hale gelmesinin hukuk alanındaki yansımalarından bir tanesi de, uyuşmazlıkların kısa süre içerisinde çözümlenmesinin güçleşmesidir. Bu sakıncaların giderilmesi amacıyla, henüz uyuşmazlığın sona ermesini beklemeden ve itilaf sona erinceye kadar kişilerin hukukî menfaatlerini geçici olarak güvence altına alma ihtiyacı doğmuştur. Bu ihtiyaç karşımıza geçici yasal koruma yollarını çıkarmıştır.

İhtiyati tedbirde geçici yasal korumalardan en önemlisidir.
İhtiyati tedbir öğretide "...kesin hükme kadar devam eden yargılama boyunca, davacı veya davalının (yasal süreç konusu ile ilgili olarak) yasal hâlinde meydana gelebilecek zararlara karşı öngörülmüş geçici nitelikte, geniş veya sınırlı olabilen yasal korumadır." şeklinde tarif edilmiştir (Medeni Usul Hukuku 12. Baskı Sh.714-Prof. Dr. Pekcanıtez, Prof.

Dr. Oğuz Atalay, Prof. Dr. Muhammet Özekes).

Anılan tariften de anlaşılacağı üzere ihtiyati tedbirin diğer fonksiyonları yanında davanın devamı sırasında ve verilecek hükmün kesinleşmesine kadar olan aşama içerisinde yasal aşama konusu şey üzerinde yeni bir takım ihtilafların çıkmasını da önleyici niteliği itibariyle geçici bir yasal korumadır. 6100 sayılı HMK’nun 389 vd. Maddelerinde düzenlenen ihtiyati tedbir de amaç karşı tarafı cezalandırmak baskı altına almak değil, hakkın korunmasına faaliyet etmek olmalıdır. Esas hakkındaki hükme kadar taraflar açısından davanın uzamasından kaynaklanan sakıncaları gidermek ve geçici yasal koruma sağlamak, böylelikle davacının açmış olduğu davayı kazanması halinde yasal aşama konusu olan şeye kavuşmasını daha yasal aşama sırasında güvence altına almak, taraflar arasındaki sözleşmenin yasal aşama süresince ayakta kalmasına yardımcı olmak amacıyla başvurulan geçici yasal korumalardandır. Tedbir kararının verilmesi sonrasında koşullarda bir değişiklik olduğunda bu değişen şartlara uygun olarak ihtiyati tedbir hükmü talep üzerine kaldırılabileceği gibi gözden geçirilip gerekirse değişikliğe gidilebilir.
İhtiyatî tedbir yargılamasında tam bir ispata gerek yoktur.

Mahkemenin, ihtiyatî tedbir isteyenin hakkının mevcut olduğuna kanaat getirmesi, başka bir ifade ile onun haklılığını kuvvetle muhtemel görmesi yeterlidir (Arens/Lüke, 1994: 482; Musielak, 1995: 396; Thomas/Putzo, 1995: 1416; Kuru-Usul, C III, 1991: 3075; Bilge/Önen, 1978: 374; Ansay, 1960: 197; Yılmaz, s. 51).
Mahkemenin incelemesi, sadece ihtiyatî tedbir talebinin kabule değer olup olmadığını takdir edebilecek kanaatin kendisinde uyanması ile sınırlı olmalıdır. Davanın esası hakkında hüküm vermediği için, ihtiyatî tedbir hükmü ile sınırlı olarak kanaatini açıklayan hâkim, bu sebeple reddedilemez.
İhtiyatî tedbir hükmü geçici bir hüküm olup, vaziyet ve şartların değişmesi halinde değiştirilebilir veya kaldırılabilir. Bu nedenle ihtiyatî tedbir kararları kesin hüküm teşkil etmedikleri gibi, asıl yasal aşama konusu olan hakkın varlığına da karine teşkil etmezler. Buna göre, ihtiyatî tedbir talebinin kabul veya reddine hüküm verilmesi, asıl davanın da kabul veya reddini gerektirmez.
Bir geçici hukukî koruma önlemi niteliğinde olan ihtiyatî tedbirlerin üç türü olduğu kabul edilmektedir.

Bunlar “teminat amaçlı”, “eda amaçlı” ve “düzenleme amaçlı” ihtiyatî tedbirlerdir. Teminat amaçlı tedbirler, ihtiyatî tedbirlerin temel şeklidir. Tedbire konu mal veya hakkın muhafaza altına alınması veya bir yediemine tevdii ya da bir şeyin yapılması veya yapılmaması gibi, sakıncayı ortadan kaldıracak veya zararı engelleyecek her türlü tedbire hüküm verilebilir.
Eda amaçlı tedbirler; ihtilâf konusu olan hakkın geçici olarak ifa edilmesi, mahkemece tedbiren bir şeyin verilmesi, bir işin yapılması veya yapılmaması gibi taleplerin geçici olarak gerçekleştirilmesi amaçlanmaktadır.
Düzenleme amaçlı tedbirler ise; ihtilâflı hukukî ilişkinin geçici olarak düzenlenmesini amaçlar. Burada müstakbel bir edimin yerine getirilmesinden ziyâde, mevcut hukukî ilişki hakkında hukukî barışın korunması için geçici olarak düzenleme yapılması söz konusudur.

Nitekim Türk Borçlar Kanunu'nun 138. Maddesine dayanarak yargı merciine başvuran tarafın uyarlama talebi kabul edilmediği takdirde, sözleşmeden dönme/sözleşmeyi fesih sonuçları söz konusu olacaktır. Dolayısıyla sözleşmesel ilişkin sona erip ermeyeceğinin belirleneceği yargılama sürecinde sözleşmesel ilişkinin korunmasına yönelik verilecek tedbir düzenleyici amaçlı tedbir niteliğinde olacaktır.
Her ne kadar öğretide ve HMK öncesi bazı Yargıtay kararlarında, asıl uyuşmazlığı çözecek nitelikte, uyuşmazlığın özüne ilişkin olarak ihtiyati tedbir hükmü verilemeyeceği kabul edilmiş ise de; 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısında 395. Maddesinin birinci fıkrasında yer alan "asıl uyuşmazlığı çözecek nitelikte olmamak şartıyla," ibaresi, TBMM Adalet Komisyonundaki görüşmeler sırasında HMK taslak madde metninden çıkarılmıştır.

Yasa koyucunun bu ibareyi taslak metinden çıkarmasındaki amacın, bu ilkenin dar (katı) yorumlanması sonucu, uyuşmazlıkların sonuçlanması uzun zaman almasından dolayı davacının çoğu kez davayı kazandığı halde, yasal aşama ile elde etmek istediği sonuca ulaşamadığından kaynaklı olarak oluşabilecek mağduriyetlerin önüne geçmek olduğu sonucuna varılabilir
Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; Covid-19 salgın (pandemisi) hastalığının doğrudan veya salgının önlenmesi amaçlı kısıtlayıcı ve yasaklayıcı idari tedbirlerden olumsuz etkilenme nedeniyle kira bedelinin uyarlanması yasal süreci ile, sözleşmenin imzalanmasından sonra meydana gelen, toplumun büyük kısmını etkileyerek tarafların sosyal, ekonomik dengesini bozan salgın sonrasında taraflardan biri için edimin ifasının katlanılamayacak hâle gelmesi nedeniyle kira sözleşme koşullarının (bedelinin) değişen koşullara uyarlanması talep edilmektedir. Burada uyarlama istemindeki amaç sözleşmenin feshi veya dönme değil, sözleşmenin ayakta tutulmasıdır. Uyarlama davaları inşai davalardan olup, yargılama sonucu verilen yargı mercii hükmü ile sonuç doğurur. Pandemi nedeniyle açılan uyarlama talepli yasal aşama sürecinin uzaması halinde etkilerinin dahada ağırlaşması söz konusu olacaktır.

Yasal Aşama açılmasıyla başlangıçta verilecek tedbir kararlarının; pandeminin seyri, alınan tedbir kararlarının esnetilmesi ve sıkılaştırılmasından kaynaklı olarak olumsuz etkilenen kiracıların faaliyet gösterdiği sektördeki etkileri, kiracının indirimli kirayı ödemedeki suistimali ve kiracının yargılamayı uzatmaya matuf hareketleri gibi hallerde mahkemece talep üzerine her zaman değişikliğe gidilebileceği ve yasal aşama sonucunda tarafların alacaklarını faizi ile tahsil imkanı dikkate alınarak her somut dosya bazında değerlendirilmesi gerektiği izahtan varestedir. Tedbir hükmü verilmemesi hâlinde; doğrudan veya önleme amaçlı idari hükümler nedeniyle pandemiden kaynaklanan ekonomik darlığa bağlı olarak kira bedelinin eksik ödenmesi nedeniyle Türk Borçlar Kanunu'nun 315. Maddesi uyarınca sözleşmenin feshi ile temerrüt nedeniyle tahliyesi mümkün hale gelir. Uyarlama süreçlerinde amaç taraflar arasındaki sözleşmenin ayakta tutulması ile gerçekleşen olağanüstü vaziyetler karşısında başlangıçta var olan edimler arasındaki adaletin yeniden tesis edilmesidir.

Uyarlama talepli olarak açılan davalarda ihtiyati tedbir hükmü verilmediğinde, yasal aşama sonuna kadar kira sözleşmesinin ayakta tutulması bazı hallerde mümkün olmayabilir. Uyarlama davasından beklenen, sözleşmenin gerçekleşen olağanüstü duruma rağmen koşulların değiştirilmesi ile ayakta tutulmasıdır. Açılan davada esas hakkındaki hükme kadar taraflar açısından davanın uzamasından kaynaklanan sakıncaları gidermek ve geçici yasal koruma sağlamak, böylelikle davacının açmış olduğu davayı kazanması halinde yasal aşama konusu olan şeye kavuşmasını daha yasal aşama sırasında güvence altına almak mağduriyetin önüne geçmek amacıyla tedbir hükmü verilebilir. Aksi halde özellikle pandeminin doğrudan doğruya etkisi nedeniyle veya salgın önleme amaçlı idari tedbirler nedeniyle faaliyetleri yasaklanan veya kısıtlanan sektörlerdeki işletmelerin kiracıları işletme cirolarının azalması nedeniyle aşırı ifa güçlüğüne düşüp kiralarını ödeyememe hâlinde kalıp, uyarlama davasının sonuçlanmasına kadar temerrüt nedeniyle sözleşmenin feshiyle kiralanandan tahliye edilebilecek ve uyarlama yasal süreci ile amaçlanan sözleşmenin ayakta tutulması amacına ulaşılamayacak, yargılama sonucu verilecek uyarlama hükmü bir şekilde işlevsiz hale gelecektir.
Bu açıklamalar ışığında, salgın (pandemi) hastalık sebebiyle, kira sözleşme koşullarının (kira bedelinin) uyarlanmasına ilişkin açılan davada şartların gerçekleşmesi hâlinde ihtiyati tedbir hükmü verilmesinin HMK m.389 vd.

Hükümlerine uygun olduğundan, 15. Bölge Adliye Mahkemesinin, kira bedelinin uyarlanması davasında, davanın ve uyuşmazlığın esasını halleder şekilde ihtiyati tedbir hükmü verilemeyeceği gerekçesiyle ihtiyati tedbir talebinin reddine ilişkin hükmüne karşı yapılan istinaf talebinin reddine ilişkin hükmü yerinde değildir.
Bölge Adliye Yargı Makamı 4. Hukuk Dairesi ile Bölge Adliye Yargı Makamı 15. Hukuk Dairesinin kesin kararları arasındaki uyuşmazlığın bu çerçevede giderilmesi gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, salgın (pandemi) hastalık sebebiyle kira bedelinin uyarlanmasına ilişkin davalarda, davanın ve uyuşmazlığın esasını halleder şekilde ihtiyati tedbir hükmü verilemeyeceğine ilişkin verilen ret kararının usul ve yasaya uygun bulunmadığı, HMK 389 vd.

Maddelerindeki koşulların bulunması halinde ihtiyati tedbir hükmü verilebileceği; şeklinde Bölge Adliye Yargı Makamı 4. Hukuk Dairesi ile Bölge Adliye Yargı Makamı 15. Hukuk Dairelerinin kesin kararları arasındaki görüş ve uygulama uyuşmazlıklarının bu şekilde giderilmesine,
Karardan bir suretin Tüm Bölge Adliye Yargı Makamı Başkanlıklarına iletilmek üzere HSK Genel Sekreterliğine gönderilmesine,
5235 sayılı Yasa m.35/1-(3) bendi uyarınca, kesin olarak 04/06/2021 tarihinde oy birliği ile hüküm verildi.


Yasal haklarınızın korunması ve davaların lehinize sonuçlanması için sürecin en başından itibaren profesyonel avukatlık ve danışmanlık almanız yasal menfaatlerinizi koruyacaktır.