Güncel yasal düzenlemeler ve yargı kararları ışığında yasal süreçlerin işleyişini bilmek, haklarınızı korumak adına oldukça önemlidir. İşte konu hakkında bilinmesi gerekenler:

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

Esas Numarası: 2019/479

Hüküm Numarası: 2019/1178

Hüküm Tarihi: 14.11.2019

Taraflar arasındaki "ödenek" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 31.03.2015 günlü ve 2013/465 E., 2015/371 K. Sayılı kararın davacılar avukati ile davalı avukati vasıtasıyla temyizi üzerine, Yargıtay 1.

Hukuk Dairesinin 17.04.2018 günlü ve 2015/10694 E., 2018/9160 K. Sayılı hükmü ile:

"... Yasal Aşama, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı ödenek isteğine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakanları...'in 726 parsel sayılı taşınmazdaki 1 nolu bağımsız bölümünün çıplak mülkiyetini davalı eşi...'e satış yoluyla temlik ettiğini, davalı...'in de anılan bağımsız bölümü sonradan üçüncü kişiye sattığını, mirasbırakan vasıtasıyla davalıya yapılan temlikin mirastan mal kaçırma amacı taşıdığını ileri sürerek, taşınmaz bedelinin üçüncü kişiye yapılan devir tarihinden itibaren faiziyle birlikte tahsiline hüküm verilmesini istemişler; aşamadaki ıslah dilekçeleri ile, taşınmazın yasal aşama tarihindeki değerinden miras paylarına isabet edecek miktarın yasal aşama tarihinden itibaren faiziyle birlikte tahsilini talep etmişlerdir.

Davalı, satışın gerçek olduğunu belirtip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, mirasbırakan vasıtasıyla davalıya yapılan temlikin mirastan mal kaçırma amacı taşıdığı gerekçesiyle davanın kabulüne hüküm verilmiş; hüküm, tarafarca temyiz edilmiştir.

Getirtilen kayıt ve belgelerden; davaya konu iki katlı bahçeli kargir ev vasfındaki 726 nolu parselde mirasbırakan...adına kayıtlı bulunan 1 nolu meskenin çıplak mülkiyetinin, mirasbırakanın 25.09.2001 günlü vekaletnameyle... Vasıtasıyla 02.10.2001 günlü resmi akitle mirasbırakanın eşi...'e satış yoluyla devredildiği; davalı...'in de, anılan 1 nolu meskeni mirasbırakanın ölümünden sonra 22.10.2012 tarihinde yasal aşama dışı......'ya sattığı; diğer taraftan, mirasbırakanın...'in 22.05.2011 tarihinde öldüğü, geride mirasçıları olarak eşi..., kızları...

Ve... Ile mirasbırakandan önce ölen oğlu...'ten olma torunları...ve...'in kaldığı; eldeki davanın, mirasbırakanın kızı... Ile murisin torunları...ve...vasıtasıyla mirasbırakanın eşi... Aleyhine açıldığı görülmektedir.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür.

Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Hemen belirtilmelidir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de, Ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı hususlarının araştırılmasında ve satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Öte yandan, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun(HMK) 190.

Maddesinde, "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan yasal sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir."; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun(TMK) 6. Maddesinde, "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür." şeklinde yer alan hükümlerle, açılmış bir davada ispat yükünün kural olarak davacıya yüklendiği tartışmasızdır.

Somut olayda, yukarıda değinilen ilke ve olgular tüm dosya içeriği ile birlikte değerlendirildiğinde, soyut tanık beyanlarının ve salt değerler arasındaki farkın muvazaanın kanıtı için yeterli bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmaktadır.

Hal böyle olunca, davanın reddine hüküm verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile kabul edilmesi isabetsizdir..."

Gerekçesi ile davacılar avukatinin temyiz itirazları reddedilip, davalı avukatinin temyizi bakımından hüküm bozularak dosya geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Yasal Aşama, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı ödenek isteğine ilişkindir.

Davacılar avukati; tarafların ortak mirasbırakanı...'in 726 parsel sayılı taşınmazdaki 1 numaralı bağımsız bölümün intifa hakkını üzerinde tutarak çıplak mülkiyetini eşi olan davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, satışın hayatın olağan akışına aykırı olduğu gibi ortada bir sebep yokken eşler arasında yapılan temlikin muvazaalı olduğunu, geliri bulunmayan davalının devir karşılığında bir bedel ödemediğini, ayrıca satışta gösterilen değerin çok düşük olduğunu, eşe yapılan devrin gerçekte satış değil bağış niteliğinde olduğunu ve mirasbırakanın davacı mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla temlikte bulunduğunu, keza aynı binadaki diğer bağımsız bölümü de kızı...... Ve onun oğlu olan......'e devrettiğini, onlar hakkında da ayrı yasal aşama açıldığını, yapılan bu temlikler nedeniyle davacıların mirastan hiçbir pay alamadıklarını, murisin ölümünden sonra intifa hakkını terkin ettiren davalının taşınmazı 22.10.2012 tarihinde arkadaşı......'ya sattığını, bu nedenle davayı ödenek yasal süreci şeklinde açtıklarını belirterek, taşınmaz bedelinin üçüncü kişiye devir tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline hüküm verilmesini talep ve yasal aşama etmiş, 23.02.2015 günlü dilekçe ile de 20.000,00TL olan yasal aşama değerini davacıların hissesi oranında toplam 65.000,00TL olarak ıslah etmiştir.

Davalı avukati; murisin intifa hakkı kendinde kalmak koşuluyla yasal aşama konusu bağımsız bölümü eşine devrettiğini, amacının mirasçılardan mal kaçırmak olmadığını, mirasbırakanın 1915 davalı eşinin ise 1928 doğumlu olduğunu, kendisi öldüğünde eşinin mirasçılar vasıtasıyla rahatsız edilip bakılmayacağını düşünerek böyle bir satış işlemi yaptığını, müvekkilinin de maaşı yetmediği için masraflarını rahatça karşılamak amacıyla taşınmazı sattığını, ayrıca davacıların mirasbırakanın ölümünden önce evin satışından bilgileri olduğunu belirterek, davanın reddine hüküm verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece; mirasbırakanın yaptığı satışın gerçek olduğu savunulmuş ise de davacı tanıklarının somut ve ayrıntılı beyanları ile bilirkişi raporu gözetildiğinde murisin yasal aşama konusu taşınmaz haricinde adına kayıtlı olan diğer bağımsız bölümü de yasal aşama dışı kızı......'e devrettiği, yasal aşama konusu taşınmazı eşine satmayı gerektirecek ekonomik bir zorluk içerisinde bulunmadığı, ayrıca taşınmazın resmî akitte gösterilen değeri ile o tarihteki gerçek değeri arasında açık ve aşırı nispetsizlik bulunduğu, taşınmazı eşine düşük bedelle temlik etmesinin makul ve mecburi bir sebebinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne hüküm verilmiştir.

Hüküm davacılar avukati ile davalı avukati vasıtasıyla temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda hüküm başlığında açıklanan gerekçelerle davacıların temyiz itirazı reddedilmiş, davalı avukatinin temyiz itirazı ise kabul edilerek hüküm bozulmuştur.

Mahkemece, bozma hükmünde tanık beyanlarının soyut olduğu ve değerler arasındaki fahiş farkın tek başına muvazaayı ispata yeterli olmadığı belirtilmiş ise de davacı tanıklarının yanı sıra davalı tanıklarının da muvazaanın varlığına yönelik olarak murisin tüm mal varlığını kızı ve eşine bırakacağına dair beyanları birlikte değerlendirildiğinde, mirasbırakanın yaptığı temlikin diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle direnme hükmü verilmiştir.

Direnme hükmü davalı avukati vasıtasıyla temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen itilaf; çekişmeli taşınmazın intifa hakkını üzerinde tutarak çıplak mülkiyetini satış suretiyle eşine temlik eden mirasbırakanın, yaptığı bu temlikin gerçekte diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasının, dosya kapsamı ve toplanan delillere göre davacı tarafça kanıtlanıp kanıtlanamadığı noktasında toplanmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır." hükmüne yer verilmiştir.

Buna göre muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir.

Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir yasal işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir yasal işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir yasal işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka yasal işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.

Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz.

Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü yasal sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.

Eldeki davanın konusunu oluşturan ve "muris muvazaası" olarak isimlendirilen muvazaa türünün ise Türk Hukukunda büyük bir yeri ve önemi vardır. Muvazaa davalarının büyük bölümü muris muvazaasına ilişkin bulunmaktadır.

Az yukarıda açıklanan Türk Borçlar Kanunu'nun genel hükmü dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme kanunlarımızda yer almamaktadır. Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas kaynağını 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihatları Birleştirme Hükmü oluşturmaktadır.

1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Hükmü ile "Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu'nun 18. Maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek yasal aşama açabileceklerine ve bu yasal aşama hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Yasanın 507 ve 603.

Maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına" hüküm verilmiştir.

1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Hükmü, miras bırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir.

Muris muvazaasında, mirasbırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, mirasbırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir.

Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda "tam muvazaa" özelliği de taşınmaktadır.

Belirtmek gerekir ki, muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Hükmünde açıkça belirtildiği üzere bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır. Bu nedenle, mirasbırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı, mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır. Muris muvazaasının varlığından söz edilebilmesi için mirasbırakanın terekeden mal kaçırma amacıyla hareket etmesi gerekir.

Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması halinde 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı bulunmamaktadır.

Bu nedenle, muris muvazaası iddiasına dayalı uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ise genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Muris muvazaasında, miras bırakanın gerçek irade ve amacının mirasçılardan mal kaçırmak olduğunu, gerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 6. Maddesindeki "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür" hükmü ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 190/1.

Maddesindeki "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan yasal sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir" hükmü uyarınca davacı taraf kanıtlamalıdır.

Diğer bir anlatımla, muris muvazaasında temlikin muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla yapıldığını ispat yükü davacı tarafa aittir. Delillerin az yukarıda açıklanan olgulardan da yararlanılmak suretiyle her somut olayın özelliğine göre değerlendirmesi gerekmektedir.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan eldeki davada, taşınmazın çıplak mülkiyeti tapuda satış gösterilmek suretiyle davalıya temlik edilmiş ise de devir karşılığında bir bedel ödediği yönünde savunması ve ödeme gücü bulunmayan davalının murisin eşi olduğu da gözetildiğinde yapılan devrin gerçek yönünün satış değil, bağış niteliğinde olduğu açıktır. Böyle olunca, Borçlar Hukuku anlamında muvazaa mevcut ise de muris muvazaasından söz edilebilmesi için murisin temliki yaparken mirasçılarından mal kaçırma iradesiyle hareket ettiğinin kanıtlanması gerekmektedir. Dosyadaki deliller bu açıdan değerlendirildiğinde ise öncelikle belirtmek gerekir ki, davacı tarafça mirasbırakanın mirasçılarından mal kaçırmasını gerektirir bir nedeninin varlığı ortaya konulup kanıtlanamadığı gibi dinlenen davacı tanıkları da temlik tarihinde murisin çocukları ile arasında mal kaçırmasını gerektirir bir durumun bulunmadığını beyan etmişlerdir.

Davacı tanığı olarak dinlenen ve murisin gelini olan..., zaman zaman evlerine gittiğinde kayınpeder ve kayınvalidesinin kendisini istemedikleri yönünde beyanda bulunmuş ise de bu beyanın mal kaçırma kastının kabulü için yeterli olduğu söylenemez. Çünkü, taşınmazın devir tarihinde murisin tek oğlu Necdet hayatta olup, aynı beyanında hem eşi Necdet'in hem de murisin kızı (davacı) babaları ile yakından ilgilendiklerini dile getiren tanığın beyanı bir bütün olarak irdelendiğinde murisle mirasçıları arasında mal kaçırmasını gerektirir bir durumun bulunmadığını göstermektedir.

Diğer yandan, devrin yapıldığı 02.10.2001 tarihinde 1915 doğumlu muris...ile 1928 doğumlu eşi (davalı)...'in yaşlarının oldukça ilerlediği açıktır. Bu nedenle murisin vefatını düşünerek, ölümü halinde 1950 yılından beri evli olduğu ve yasal aşama konusu taşınmazın edinilmesinde emek ve desteğinin bulunduğu kuşkusuz olan hayat arkadaşını koruma ve onu güvenceye alma düşüncesinin, ortak evlatları dışında başkaca mirasçılarının da bulunmadığı gözetildiğinde mal kaçırma kastı olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, mirasbırakan...vasıtasıyla davalı eşine yapılan temlikin gerçekte diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun dosya kapsamı ve toplanan delillere göre kanıtlandığı, bu nedenle direnme kararının yerinde olduğu ve ödenek miktarlarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği yönünde görüşler ileri sürülmüş ise de yukarıda açıklanan gerekçelerle bu görüşler Kurul çoğunluğu vasıtasıyla kabul edilmemiştir.

Hâl böyle olunca; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma hükmüne uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme hükmü bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalı avukatinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma hükmünde gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. Maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429.

Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Yasanın 440. Maddesi uyarınca kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren on beş gün içerisinde hüküm düzeltme yolu açık olmak üzere 14.11.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile hüküm verildi.

KARŞI OY

Yasal Aşama, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı ödenek isteğine ilişkindir.

Bilindiği üzere; muris muvazaasının niteliği nispi muvazaadır. 01.04.1974 tarih ve ½ sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla “... Borçlar Kanununun 18. Maddesinin miras ile ilgili sözleşmelerde de uygulanması gerekir...

Muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimse külli halef olarak değil, doğrudan doğruya üçüncü kişi olarak yasal aşama açmak hakkına sahiptir. Çünkü bu üçüncü kişinin hakkı, miras bırakanla alıcı vasıtasıyla birlikte yapılan hukuk işlemiyle çiğnenmiştir. Böyle bir vaziyette üçüncü kişinin yasal aşama hakkının varlığı, kanunda belli konulara hasredilmemiştir. İsviçre Federal Yargı Makamı de kararlı içtihatlarıyla konuyu bu kapsamda çözüme bağlamıştır...gizli aktin geçerli sayılabilmesi için tüm koşulların oluşmuş olması mecburidir, içtihadı birleştirmeye konu, tapuda kayıtlı bir taşınmaz malın muvazaalı olarak satışıdır.

Böyle bir vaziyette gizli aktin geçerli sayılabilmesi için gizli akit, biçim koşuluna (şekil şartına) bağlı ise biçim koşulunun da gerçekleşmiş olmasında zorunluluk vardır. Aksi vaziyette hibe sözleşmesinin varlığından söz edilemez. Çünkü tapu memuru önünde açıklanan irade, bir ivaz karşılığı mülkiyetin aktarması iradesidir ki, sadece bu iradeye resmiyet verilmiştir. Satışa ilişkin, resmi işlemin gizli akti de içine alacağı kabul edilemez.

Nitekim İsviçre Federal Mahkemesinin kararlı içtihatları ve yabancı bilimsel hakim görüşler de bu kapsamda yerleşmiştir. Ayrıca 7/10/1953 gün 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hükmünde bu temel görüş benimsenmiştir. Sonradan çıkarılan 27/3/1957 gün ve 12/2 saydı içtihadı Birleştirme Hükmü ise, şufa, ile ilgilidir... Medeni Yasanın 507/4.

Maddesindeki yasal aşama hakkı, aslında geçerli işlemler için tanınmış bir yasal aşama hakkıdır. Borçlar Kanununun 18. Maddesine dayanan yasal aşama hakkı ise, işlemin aslında geçersizliği nedenine dayanır; onun içindir ki, Medeni Kanununun 508. Maddesinde iyi niyetli olan ve kendisine teberruda bulunulan kimse korunmuştur.

Miras hukuku, miras bırakanın iptali mümkün ölüme bağlı tasarruflarında bile onun son arzularına değer verilmemiştir (Medeni Yasanın Md. 499 ve 500). Ölenin son arzularına saygı ilkesi, ancak onun hukuka uygun tasarrufları için söz konusudur. Bu bakımdan miras hukukunda ölenin son isteklerine saygısızlık gibi bir düşünce de kabul edilemez. Medeni Yasanın 603.

Maddesi hükmü de aslında geçerli tasarruflara karşı mirasçıların miras payını diğer mirasçılara karşı koruyan bir hükümdür. Geçersiz tasarruf miras payına etki yapmayacağından, mirasçının bu hükme dayanmasında bir yarar yoktur. Böyle bir tasarrufla miras bırakanın açığa vurulan iradesi ile hukukça değer taşımaz...” şeklinde açıklamalar yapılmak suretiyle sonuçta “bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun 18. Maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek yasal aşama açabileceklerine ve bu yasal aşama hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Yasanın 507.

Ve 603. Maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına” hüküm verilmiştir.

O hâlde; muris muvazaası iddiasında bulunulması hâlinde, 01.04.1974 tarih ve ½ sayılı İçtihadı Birleştirme Hükmü uyarınca değerlendirme yapılması gerektiği kuşkusudur.

Somut olayda; tarafların ortak miras bırakanı...01.07.1915 doğumlu olup, 22.05.2011 tarihinde ölümüyle mirasçı olarak davalı eşi..., davacı kızı... Ile 2003 yılında ölen oğlu Necdet’ten olma davacı torunları...ile...ve de yasal aşama dışı kızı...’ın kaldıkları, muris Umalat’ın 876 ada 726 parsel sayılı zemin kat 1 nolu mesken ile 1. Kat 2 nolu meskenin kayden maliki iken, tayin ettiği avukati aracılığıyla 02.10.2001 tarihinde anılan bağımsız bölümlerin intifa haklarını uhdesinde ipka ederek çıplak mülkiyetlerini 5.000.000.000’er TL (yeni 5.000,00’er TL) bedelle 1 nolu bağımsız bölümü davalı eşi...’e, 2 nolu bağımsız bölümü yasal aşama dışı kızı......

Ile torunu......’e satış suretiyle temlik ettiği; 1 nolu meskenin murisin ölümünden sonra intifa hakkının 27.08.2001 tarihinde terkin edilerek davalı... Vasıtasıyla 22.10.2012 tarihinde yasal aşama dışı......’ya satış biçiminde devredildiği; 2 nolu bağımsız bölümle ilgili olarak muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı Yerel Mahkemesinde görülmekte olan -derdest- yasal aşama bulunduğu; 726 parsel sayılı taşınmazda 15.07.2013 tarihinde kat mülkiyeti terkini yapılarak tevhit suretiyle sayfası kapatılıp 13707 ada 3 sayılı parselin oluşturulduğu ve 16.04.2014 tarihinde tesis edilen kat irtifakına göre 1 nolu bağımsız bölümün paylı mülkiyet üzere yasal aşama dışı kişiler...... Ve...... Adına kayıtlı bulunduğu anlaşılmaktadır.

Mahkemece dinlenilen davacı tanıklarından murisin gelininin; miras bırakan ve davalı eşinin evine zaman zaman gittiğinde kendisini istemediklerini, davacıların murisle ilgilendiklerini, miras bırakanın alt kattaki evden kira geliri aldığını, emekli maaşının olduğunu, çekişmeli taşınmazı satmaya ihtiyacının bulunmadığını, davalının herhangi bir gelirinin olmadığını, eşinin ölümünden sonra evlerin kayınvalidesi ile murisin yasal aşama dışı kızı ve torununa verildiğini öğrendiğini, 30 yıldır dolap içinde olduklarını ifade ettiği; diğer davacı tanığının da, murisin emekli olduğunu ve evi satmaya ihtiyacının bulunmadığını beyan etttiği görülmektedir.

Diğer taraftan; miras bırakan adına vekaleten çekişmeli taşınmazın temliki işlemini yapan dinlenmiş olup, “murisin bir dairesini eşine bir dairesini kızına verdiğini, kendisinin para alışverişini görmediğini” ifade etmiş, yine davalı tanığı olarak dinlenilen murisin komşusu da, miras bırakanın taşınmazlarını eşine ve kızı...’a vereceğini söylediğini, para alışverişleri konusunda bilgi sahibi olmadığını” beyan etmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki; miras bırakan temlik yaptığı tarihte 86 yaşında olup, temlik konusu taşınmazlardan birinde ikamet etmekte ve diğerinin kira gelirini almaktadır ve ayrıca emekli maaşı bulunmaktadır. Öte yandan; miras bırakanın başkaca malvarlığının olduğu da ileri sürülmemiş olup; miras bırakanın tüm malvarlığı olan taşınmazlarını satmasını gerektirecek haklı ve makul bir nedeninin olmadığı ve davalı eşinin de alım gücünün bulunmadığı dosya kapsamıyla sabittir. Ayrıca, çekişmeli taşınmazın satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasında fahiş fark bulunduğu da keşfen alınan bilirkişi raporu ile saptanmıştır. Davalı da, satış bedelini ödediğini kanıtlayamamıştır.

Tüm bu olgular ile yukarıda değinilen İçtihadı Birleştirme Hükmü birlikte değerlendirildiğinde; miras bırakanının davalı eşine yapmış olduğu temlikin diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır.

Davalı avukati savunmasında; murisin çekişmeli taşınmazı intifa hakkı üzerinde kalmak koşuluyla davalı eşine devrettiğini, miras bırakanın yaptığı işlemlerin diğer mirasçıları mirastan mahrum etmek için yapmadığını, murisin kendisi öldüğü zaman eşinin mirasçılar vasıtasıyla rahatsız edilip bakılmayacağını düşünerek böyle bir satış işlemi yaptığını belirterek, davanın reddini istemiştir.

Davalının anılan savunması farklı bir ifadeyle, aslında çekişmeli taşınmazın tüm mirasçılara kalması halinde davalının diğer mirasçılar vasıtasıyla rahatsız edilebileği düşüncesiyle taşınmazın diğer mirasçılara kalmayıp sadece davalıya aidiyetini sağlamak amaçlı olduğu şeklindedir ve bu ifade dahi mirasbırakanın diğer mirasçılardan çekişmeli taşınmazı kaçırmak amacıyla hareket ettiğinin ikrarı niteliğindedir.

Öyle ise; tarafların ortak miras bırakanının çekişmeli taşınmazını davalı eşine intifa hakkını üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini satış suretiyle yapmış olduğu temliki işlemin gerçekte “bağış” niteliğinde olduğu; görünürdeki satış akdinin tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesinin de Türk Medeni Kanunu’nun 706., Türk Borçlar Kanununu'nun 237. (Borçlar Kanunu’nun 18.) ve Tapu Kanunu'nun 26. Maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun olduğundan geçersiz bulundukları; yani yapılan işlemin muvazaalı olduğu; yine, taşınmazın diğer mirasçılara kalmaması için farklı bir deyişle, diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla bu muvazaalı işlemin gerçekleştirildiği açıktır.

O halde; Yerel Mahkemenin direnme hükmü yerinde olup, ödenek miktarının incelenmesi bakımından dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerektiği düşüncesinde olduğumuzdan, sayın çoğunluğun bozma hükmüne iştirak edemiyoruz.

KARŞI OY

Özel Daire ile Yerel Yargı Mercii arasındaki itilaf, tarafların ortak murisi vasıtasıyla davalı eşine satış suretiyle yapılan temlikin gerçekte diğer mirasçılardan mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Davaya konu taşınmaz muris...adına kayıtlı iken 02.10.2001 tarihinde intifa hakkı kendisinde kalmak üzere eşi davalı...’e 5.000.000TL bedelle sattığı, murisin vefatı üzerine davalının taşınmaz üzerindeki intifa hakkını terkin ettirerek 22.10.2012 tarihinde......’ya 64.000TL bedelle sattığı, taşınmazın halen bu üçüncü kişi adına kayıtlı olduğu tapu kaydından anlaşılmaktadır. Davacılar, bu taşınmazın muris vasıtasıyla davalıya temlikinin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasıyla davayı ödenek olarak murisin temlik ettiği davalıya karşı açmışlardır.

Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın kısmen kabulüne hüküm verilmiş 1. Hukuk Dairesince muvazaanın ispatlanmadığı, davanın reddi gerektiği gerekçesiyle hüküm bozulmuştur.

Muris muvazaası, vasıflı bir muvazaa türü olup, miras bırakan, mirasçısını mirastan mahrum bırakmak amacıyla, esas iradesi bağışlamak olduğu hâlde, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklayarak taşınmazı devretmektedir.

Davaya konu işlemde, murisin gerçekte satış yapmadığı, taşınmazlarından yasal aşama konusu daireyi eşine bağışladığı hâlde satış şeklinde gösterdiği gerek dinlenen tanık beyanları gerekse değer yönünden alınan bilirkişi raporuyla sabittir. Murisin, yaşı itibarıyla yatalak veya çok özel-ağır bakım ihtiyacı içinde olduğu ispatlanmış değildir. Normal bakımı gerektiren yaşlılık hâllerinde eşinin, çocuklarının bakım hizmetinde bulunmaları, destek olmaları doğaldır ve görevleridir. Bu nedenle, eşiyle çok uzun süren evlilik yaşamları olması da gerekçe olamaz.

Sağ kalan eşin miras payı yasada düzenlenmiştir. Murisin maddi bakımdan da taşınmazı satmak için ihtiyacı olduğu kanıtlanmamıştır. Dinlenen tanık beyanlarından, davacı tanığı ve olayların içinde olması nedeniyle beyanına itibar edilmesi gereken..., “30 yıldır bu şekilde dolap içindedir, mallar kayınvalidem ve kızı ve torununa verilmiştir. Ben zaman zaman kayınvalidem ve kayınpederimin evine gittim, beni istemediler” demiştir.

Davalı tanığı..., taşınmazın satım akdinde murisin avukati olarak resmi senette yer aldığı hâlde, bunu dahi bilmemekte, tanık olarak imzaladığını beyan etmekte, para alışverişi görmediğini,... Sorduğunda kendisi ortada kalmasın diye çok yaşlı eşinin kendisine sattığını beyan ettiğini belirtmiştir. Davalı avukatinin temyiz dilekçesinde de, davacı...’in rahatsızlanıp, öğretmenliği bırakıp baba evine geldiği belirtilmektedir. Tüm bu hususlar değerlendirildiğinde, murisin aslında taşınmazı eşine bağışladığı ancak tapuda çıplak mülkiyetin satımı şeklinde gösterdiği, ölümü ile intifa hakkının kalktığı daireyi muvazaalı olarak, diğer mirasçıları miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla satış şeklinde devrettiği anlaşılmaktadır.

Murisin, öldüğünde eşi ortada kalmasın diye düşüncesi olsaydı başlangıçta intifa hakkını üzerinde bırakmaz, ayrıca davalı avukati beyanına göre esas bakıma ihtiyacı olan kızı davacıya veya ikisine temlik etmesi söz konusu olurdu. Oğlunun daha önce ölümü nedeniyle davacı torunları yasal mirasçı ise de, gelin tanığı evlerine gittiğinde istemedikleri, uzun yıllar dolap içinde oldukları oysa eşinin de sağlığında ’dan gelip baktığı...’in de her şeyiyle ilgilendiği beyanlarıyla muris muvazaası sabit olup, direnme kararının uygun olduğu, miktarı bakımından incelenmek üzere dosyanın Daireye gönderilmesi gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun bozma görüşüne katılmıyoruz.

Her yasal vaziyet kendi içinde özel değerlendirmeler gerektirir. Olası itilaflarda herhangi bir hak kaybına uğramamak adına yasal sürecin uzman bir hukukçu ile yürütülmesi faydalı olacaktır.